• İçerik Kategorilerimiz

  • Anket

    Kazakistan'da "renkli devrim" olma ihtimali var mı?

    Yükleniyor ... Yükleniyor ...
  • ankara web tasarim

    Bir Çınarın Ardından… “Yurdunu kaybeden adam yurduna dönüyor”

    3 Ekim 2011

    UkrTürk’ün yazarlarından akademisyen Canbek Astemirov kısa bir süre önce yaşamını yitiren yazar Cengiz Dağcı anısına bir köşe yazısı hazırladı.Biz de bu yazıyı okuyucularımızla paylaşmak istedik.“Yurdunu Kaybeden Adam Yurduna Dönüyor: Cengiz DAĞCI

    İkinci Dünya Harbi esnasında Alman ve Sovyet mücadelesinin ortasında kalan ve her iki tarafın da kendi tarafında yer almasını istediği ve bunun olmaması durumunda da üzerlerine hain yaftasını yapıştırdığı milyonlarca Müslümanı ifade etmek için “Gamalı Haç ile Kızılyıldız arasındakiler” tabiri kullanılır.

    Sovyet Müslümanları bir taraftan Alman işgali neticesinde esir alınıp Alman saflarında yer almaya zorlanırken diğer taraftan da Sovyet ordusunun çok da güvenilmeyen unsurları olarak telakki edilip hor görüldüler. Savaşın neticesi ise herkesten çok Sovyet Müslümanlarını etkiledi: dağılmış aileler, savrulmuş hayatlar, sürgünler neticesinde vuku bulan toplu ölümler, yerlerinden yurtlarından edilen insanlar.

    Bütün bu zor zamanlarda geçen olaylardan Türkiye 1960’lara doğru Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam gibi eserler yayımlayan Cengiz Dağcı sayesinde haberdar oldu. Dağcı’nın hayatını içselleştirerek yazdığı bu romanlar Türkiye Türkçesinde yayımlandığında kuzeydeki dünyanın korkunç yıllarını ancak öğrenebildi Türkiye.

    Cengiz Dağcı 1919’da Kırım’ın Gurzuf kasabasının Kızıltaş köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunu geçirdiği Yalta sahilleri, bağları, ormanları onun yazı dünyasına etki etti elbette ama erken dönemde bu yönde yazmasının nedeni Sovyet sansüründen kurtulmak istemesinden ötürüdür. Zira 30’larda binlerce yazar bu cümleden Kırım Tatar yazarlar da rejimi destekleyen yazılar kaleme almadıkları için öldürüldü veya sürgüne yollandı.

    Savaş başladığında Sovyet ordusunda askere alınan ve 1941’de Ukrayna topraklarında Almanlara esir düşen Dağcı, Kirovograd ve Uman esir kamplarında hayatta kalabilen çok az sayıdaki şanslı kişilerdendi. Almanya’nın yenilmesinden sonra esir kampından kaçarak Varşova’ya giden Dağcı orada ömrünü birlikte geçireceği Regina isimli Leh bir kızla tanışır 1944’de ve ikisi beraber 1946’da İngiltere’ye iltica ederler. Lokantalarda bulaşıkçılık ile başladığı yaşam savaşında, sabrı ve eşinin de çabası ile Chelsea Futbol takımının muhitinde bir küçük kafe sahibi olacak ve akşamları da kendini Kırım ve Kırım Tatarları hakkında yazmaya adayacaktır.

    Dağcı romanlarında evrensel bir tavır takınır ve kendi halkı zulümlere uğrasa da halkların hiçbirini hakir görmez. Kendisinin büyüdüğü köyde konuşulan dilin, yani Yalıboyu şivesinin İstanbul Türkçesi ile neredeyse benzer olması onun romanlarında akıcı Türkçe ile yazmasının esas nedenidir. Bunun yanında Türkiye’ye beslediği muhabbet her ne kadar sürekli olarak zamanın bürokratları tarafından sekteye uğratılsa da her zaman daimdir. Bu durumu Beşir Ayvazoğlu’nun makalesinden bir alıntı açıklayacaktır.

    “Cengiz Dağcı’nın savaştan sonra Londra Büyükelçiliğimize müracaat ederek Türkiye’ye gelmek istediğini, bir yakınının bulunup bulunmadığı sorusuna verdiği “Türkiye’de herkes benim yakınım!” cevabı kabul edilmediği için müracaatının reddedildiğini bilmiyordum. Ancak Dağcı Türkiye’ye bu yüzden değil, Kırım halkının 1944 yılında topyekûn sürgünü konusunda sessiz kalması yüzünden kırılmıştır. Milletler Cemiyeti’nin bir toplantısında Kırım halkının niçin sürüldüğü Bolivyalı bir delege tarafından sorulmuş, Türkiye delegeleri ise sadece susmuşlar. Evet, o zaman bunları bilmediğim için şu soruyu sormuştum: “Aşağı yukarı bütün okuyucularınız Türkiye’de yaşıyor. Dolayısıyla romanlarınızın etkilerinden ve yankılarından çok az haberdar olabiliyorsunuz. Okuyucularınızla doğrudan temasa geçme imkânına sahip değilsiniz. Türkçenin konuşulmadığı bir ülkede Türkçe yazmak ve tanımadığınız bir okuyucu kitlesine hitap etmek sizin için zor olmuyor mu?”

    Cevap etkileyiciydi: “Polonyalı muhacir Czeslaw Milosz’un ‘Anayurt dediğin dildir aslında’ sözlerini benim kadar hiç kimse anlayamaz dünyada. Her şey dile bağlıdır. Benim durumumda yurt dediğin gerçekten dil’den başka bir şey değildir. Bugüne ka¬dar düşünce hürriyetimi koruyabildiysem, dille koruyabilmişimdir; yurdumu toprağı, dağı, bağı, denizi, çiçeği, böceği, insanıyla yaşayabildiysem, dille yaşayabilmişimdir. Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda, dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir şey yitirir. Yurdu ve insanları pörsüye pörsüye, ağara ağara, geri dönmeyecek şekilde silinip gider onun gözlerinden ve yüreğinden. Gene de bir insan olarak yaşayabilir belki; ama o artık ken¬di yurdunun insanı olmaz; içinde yaşadığı, dilini benimseyip ka¬bul ettiği yabancı milletin insanı da olamaz (…) Onlar da İnsandı benim, sadece edebî çalışmalarımda değil, hayatımda da bir dönüm noktası oldu. Romanı bitirince Türkçeyi bütün sıcaklığı, bütün güzelliğiyle yü¬reğimde hissettim ve Türkçe, yalnız Türkçe yazabileceğimi anladım.”

    Türkiye bu büyük yazara, Cengiz Dağcı’ya vefa borcunu on yıllar sonra onun naaşının vatanında defnedilmesini sağlayarak ödüyor.

    Önce ilim ve irfan adamı sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çabası ile 1942 Eylül’ünde yurdunu kaybeden adam 2 Ekim 2011’de çok sevdiği Ayuv Dağını gören köyü Kızıltaş’ta vatanının toprağıyla buluşuyor.

    Ruhu şad olsun…

    Canbek Astemirov

    canbekastemirov@gmail.com

    Kaynak: ukrturk.net

    Yorum yapma kapalı.